Soğucak Yaylası, Sapanca

Yazı: Kaan Öztürk

Hafta sonu İstanbul’u esir alan lodos bizi esir alamadı. Cumartesi sabahtan motorlarımıza atlayıp Sapanca’ya doğru yoldan çıktık. Pardon, yola çıktık. 🙂 Kocaeli – Adapazarı – İstanbul üçgeninde görmediğimiz bir yer olsun ama bütün gün de yolda geçmesin derken Soğucak Yaylası’na gitmeye karar verdik. Hem keşif hem de keyif amaçlı bir rota oldu.

İzmit’e doğru otoban yolunu bırakmayıp, Sapanca otobanına bağlanarak toplamda 120 km. gittikten sonra Sapanca’ya gelmeden gişelerden çıkıyoruz (sağdaki ilk benzin istasyonundan sonra). Gişe çıkışından 100 metre sonraki ilk göbekten hemen sola sapıp tekrar yolu takip ediyoruz ve Muradiye Köyü yoluna girmiş oluyoruz.

Gişe çıkışında nereden gideceğimizi düşünürken yanımıza gelip bizimle sohbet eden, yaylaya gideceğimizi söylediğimizde beni takip edin diyen Mustafa Abi olmasa, yolu bulmaya çalışırken bayağı zaman kaybedebilirdik. Köy yolunda Mustafa Abi’yle vedalaşıp onun tarif ettiği yoldan çıkışa geçtik. Yanımızda GPS olmadığından şu küçük tabelayı kaçırmadığımız iyi oldu.

Özellikle belirtmem gereken bir nokta; yaylaya çıkarken yanınıza yiyecek, su ve gerekli ekipmanlarınızı mutlaka alın. Tırmanış boyunca dikkatinizi dağıtacak enfes manzaralar olduğundan, yoldan çıkmanız ve kaybolmanız çok olası. 🙂

Aşağıda rastladığımız birkaç kişiden yaylanın rotası içerisinde bir de şelale olduğunu öğrenmiştik. Önce şelaleyi görmeye karar verdik.

Virajlı orman yolunu tırmanırken toprağın üstünde lastiklerin havalandırdığı sonbahar yapraklarının görüntüsünü izlemek ve ormandan gelen yoğun lodos esintisini hissetmek müthişti. ”Ya ne güzel renkler!” derken şelale yolunu kaçırdık ve kendimizi ormanda offroad yaparken bulduk. 🙂

O da eğleceli olsa da gün ışığını kaybetmek istemiyorduk. Yaylaya ulaşamasak da, en azından şelaleyi görebilmek ve şelalenin manzarasından Sapanca Gölü’nü izleyebilmek için yanlış çıktığımız yaklaşık bir 10 kilometreyi geri indik.

Ve kafamda deli sorular.. 🙂 O tabela neredeydi? Solunda kalacak cak cak… ufak ama paslı lı ılı lı… iyi bak bak k k k.. Derken gördüm,  hem de tam E’den vurulmuş zavallı… Yaralı ama gücenmemiş. Kendini bizden saklamadı. 🙂

Tabeladan bir 10 km. sonra kayalardan süzülen berrak ve buz gibi suyuyla ufak şelalemiz karşımızdaydı. On – on beş metre yukarıdan yola akıyor şelale. Yolun kıyısında minik bir gölet oluşturmuş. Taşan su, yolu bölüp vadinin içine doğru akmaya devam ediyor. Yarılmış kayaların arasından güldür güldür aktığı dönemler de olduğu su yolunun açtığı genişlikten belli oluyor. Karşınızda kavrulmuş kızıllıktaki orman dokusu, vadi ve aşağısında Sapanca Gölü’nun maviliği… Nefis.

Şelaleyi de gördüğümüze göre artık yaylaya çıkabiliriz.

Soğucak Yaylası, Sapanca merkezden 17 km. mesafede, 900 dönümlük, uçsuz bucaksız, her mevsimi enfes manzaralı bir yayla. Denizden yükseklik 1100 metre civarında. Kışın 4 metre kar olabildiği söyleniyor. Yaylaya çıkan yol motorlarımız için tam lunapark tadındaydı.

Ancak arabasıyla gelmek isteyenler için arazi tipi bir araç şart. Yol tek araçlık ene sahip, yapısı epeyce bozuk ve yarıklarla dolu. Yayla yolu boyunca cep telefonu çekmiyor. Aralarda avcı kulübeleri görüyoruz orman içinde. Son 5 km kaldığını tabeladan okuyoruz.

Dik virajların sonunda yaylaya varıyoruz. Bizi karşılayan uçsuz bucaksız yeşilliğin ufuğundan güneş kendini gösteriyor, kaybolmasına son iki saat var. Yeşilliğin arasına serpiştirilmiş hissi uyandıran sivri granit kayaların görüntüsü muazzam.

Yayla içerisinde, Pala Remzi’nin yeri olduğunu düşündüğümüz, ufak pembe renkli bir ev görüyoruz. Etrafı çitlerle çevrili, kamelya ve hayratı olan bir yayla evi. Gözümüzün algılayabildiği mesafelerde birkaç yayla evi daha dikkatimizi çekiyor. Yukarıda her yer pınar ve su yatağı fakat yemek yiyebileceğiniz bir tesis yok. Elektrik de yok bu arada.

Yayla’nın ortalarına doğru keşfe çıkıyorum. İnsan motosiklet sürmekten çok, uçarak gezmek istiyor. 🙂  Biraz gaz açıyorum ve eğleniyorum.

Yaylada bulunan taş bir mezar var. Eski bir yörük mezarı.

Pala Remzi’nin keyfe keder, yayla evinde bulunduğu bir ana denk gelirseniz şanslısınız. Elde avuçta ne varsa ufak bir meblağ karşılığı size ikramları oluyormuş. Biz vardığımızda kulübe kilitliydi ama hala şansımız yaver gidiyordu çünkü karnımız zil çalarken Pala’nın iki arkadaşı yeni kızartılmış hamsi ve helvayla çıka geldi. 🙂

Çakır Osman’la yaylada hamsi & helva queyfi!

Kamelyada hamsi atıştırırken, Osman Abi (Çakır Osman) bölgenin doğal yaşamından da bahsetti. Av ve atıcılık için çok müsait olduğunu, sokakta gezen kediler kadar etrafta bolca ayı olduğunu söyledi. Hatta yaşadıkları bir olayı anlattı: Yaylanın kayalık kısımlarında yaşayan, her gün aynı saatte, akşam 11:30’da, oradaki bir patikadan geçen dişi bir ayı varmış. Bir gün yavrusu olmuş. Köylünün biri de bu yavruya tek başına gezerken rastlamış ve alıp götürmüş. O zamana kadar hiçbir vukuatı olmayan sakin anne ayımız, yavrusu alınınca o sükunetini kaybetmiş ve etrafa saldırmaya başlamış. Bağ, bahçe, kümes ne varsa dalmış, talan etmiş, insanlara saldırmış. Köylü durumu anlayınca bir şekilde yavru ayıyı tekrar yaylaya salmışlar ve ortalık öyle durulmuş. 🙂

Yazları temmuz ayında “Soğucak Yayla Şenlikleri” düzenlendiğinden de bahsettiler. At yarışları, bisiklet ve güreş müsabakaları yapılıyormuş. Gerçi ikinci şenlikte, koşan bir at birisine çarpıp ölümüne sebep olunca şenlikler bir daha düzenlenmemiş.

Soğucak Yaylası’ndan Kartepe, İznik, Aytepe, Karamürsel’e kadar giden dağ yolları mevcut. Buraya doyamıyoruz. En yakın zamanda kamp atmak icin tekrar geleceğiz. Yaz akşamlarında gökyüzünde göremeyeceğiniz yıldız yok diyor Osman Abi.

Arılara meraklı olduğumdan arıcılık yapılıp yapılmadığını sorduğumda, çok rüzgar aldığı için yaylada yapılamadığını öğreniyorum. Kovan koymuşlar ama rüzgardan arılar ölmüş hep.

Yayladan ayrılma vakti geldiğini gölgelerin uzamasından anlıyoruz. Gündüz gözü ile inmenin uygun olacağını düşünüp atlıyoruz motorlarımıza. Dönüşümüzü farklı bir yol üzerinden, Sapanca Doğu çıkışından yaptık. O kadar ayı muhabbetinin üstüne iniş yolunda önümden siyah bir şey geçti. 🙂 Hızlı geçtiği için çok iyi algılayamasam da domuz olduğuna inandırıyorum kendimi.

Kedidir o kedi. 🙂

Yol boyunca ilerledikçe burnuma gelen yanmış meşe odunu kokusu, kaskın içinde köy ekmeği halüsinasyonları görmeme sebep oldu. 🙂

Solumuzda bazısı Osmanlı’dan kalma kerpiç köy evleri ve bahçelerinde olgunlaşmış turuncu hurmalar, sağımızda akarsu yatağı ve dev çınar ağaçlarının görüntüsünü hafızamıza kazıyıp ayrıldık Sapanca’dan. Toplamda 350 km. civarı yol yapmışız.

Daha fazla faydalı içerik için takipte kalın:

facebook.com/deneme.tahtasi.tv

instagram.com/deneme.tahtasi

www.youtube.com/denemetahtasi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir